Sanatçı yönümün yelpazesinde öğretmenliğin yattığını, Türk gençliğine baleyi sevdirmenin ve öğretmenin benim için kutsal bir "misyon" olduğunu duyumsadığımda, bu görevi üstlenmek üzere Paris'ten İstanbul'a döndüm. Dönmeseydim ne olurdu? Hocalarım Arzumanova ve Proberenkaya'nın dediği gibi, olağanüstü bir dans kariyerim mi olurdu? Evet, belki de önemli bir balerin olurdum ama gençler, yeni kuşaklar, bizden "el bekleyen" dansçı adayları ne olurdu? Bu sorunun yanıtını bilemiyorum ama şunu açık yüreklilikle söyleyebilirim ki, hiç pişman değilim; tam tersini vurgularsak, çocuklarımın birinin başarısını alkışlarken o sahnede ben dansediyormuşum gibi geliyor!
İstanbul'a ayak basar basmaz yer aramaya koyuldum. Fransız Kültür Ataşesi, konsolosluğun tam olanaklarını sunarak kendi binalarında kurs açmamı öneriyordu. İlk dersanemi (o zaman kurs sözcüğü kullanılmıyordu) Sıraserviler'de ahşap bir binada açtım, bir eski İstanbul yapısında. İlgi yoğundu ama veliler beni biraz genç görüyorlardı galiba. 1961 yılında bu okulu kapatıp Erzurum'a, yedek subay olan eşimin yanına gittim ve Erzurum Halkevi'ndeki çalışmalara katılarak Doğu danslarını araştırma inceleme olanağı buldum. Sonra, sisli bir sonbahar sabahı kucağımızda bir kedi yavrusuyla İstanbul'a döndük. Kendimi Kadıköy'deki Sakızgülü Sokağı'nda bulmam, ABC Yuva ve İlkokulu yöneticisi Şelale Bulut'un sayesinde olmuştur. Okulunda ders vermemi istediği zaman hiç düşünmedim ve küçük bir salonu bale stüdyosu haline getirdim. Bir süre sonra daha genişçe bir yere taşındık; Mukadder Bey'in doğum kliniğinin alt katına. Yine Sakızgülü'nde olan bu mekânı neredeyse baştan başa tadil ederek baleye uygun konuma getirdik. En büyük desteğim, her zaman olduğu gibi sevgili eşim Yalçın Emiroğlu'ydu. Küçücük bir müdür odasıyla bir bekleme odası bile vardı artık. Aileden kalma eski bir yazıhaneyle pikabı da getirmiştik. Bir de uğurlu saydığım, hiç yanımdan ayırmadığım Atatürk büstünü özenle yerleştirmiştim. Eylül 1964'te açıldı Yıldız Alpar Bale Dersanesi; ilk gün tam dokuz öğrenci kayıt yaptırmıştı. Bir de piyanistim vardı, çalışmaları birlikte sürdürüyorduk. Ama mutluluğumuz uzun sürmedi ve bu eski ama sevimli bina (yerine başka bir inşaat yapılmak üzere) yıkıldı. Sakızgülü'nden ayrılmak istemiyordum; sokağın "Yıldız Ablası" olmuştum gençlerin gözünde. Ama kısa bir süre için başka yerde şube açmak zorundaydım. Bu şube Şifa Sokağı'ndaydı. İkinci Dünya Savaşı yıllarında inşa edilmiş, Kalamış Koyu'na bakan bahçesi melek heykelleri ve fıskiyeli havuzla süslü iki katlı bir yapı. Bu binada "T. C. Milli Eğitim Bakanlığı İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğü Özel Yıldız Alpar Bale-Müzik-Tiyatro Kursları" olarak eğitim vermeye başladık. Küçük bir konservatuvar oluşturmuştuk; Orhan Borar keman, Rana Erksan piyano bölümünü yönetiyordu.
Sakızgülü Sokağı'ndaki o ahşap binanın mor salkımlarla çevrili penceresinden görülürdü Reks Sineması. Sinemanın üst katında kahvehane olarak işletilen bölümün kusursuz bir bale stüdyosu olabileceğini düşünürdüm. Şifa Sokağı'nda bir yıl çalıştıktan sonra şubeyi kapatıp sevgili sokağıma, Sakızgülü'ne geri döndüm. Rum Kilisesi Vakfı'na ait olan bu binanın o katını kiraladım ve tepeden temele onardım. İlk yıl kocaman bir kömür sobasıyla ısınıyorduk; emektar yardımcım Leyla Alişan kok kömürlerini kırıp kırıp sobaya dolduruyordu. Sonra kat kaloriferi yaptırdık ve ısı sorunumuz çözümlendi. Son binamız adını verdiğim bu stüdyoda 80 metrekarelik bir bale salonu, yönetim ünitesi, bekleme odası ve kantin bulunuyor. Ve biz 40 yılı aşkın bir süredir büyük bir bale ailesi olarak bu mekânda dans ediyoruz, öğretiyoruz, öğreniyoruz.

 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
TASARIM SN